Gaziantep’te ramazan ayının başlamasıyla birlikte, sosyal ve kültürel hayatta bir hareketlilik başlardı.

Bu ayda konu komşu yardımlaşması daha çok artar, insani ilişkiler daha sıklaşırdı. Özellikle erkekler teravih namazından sonra çocuklarını da yanlarına alarak kahvehaneye gider hakiye dinler, karagöz seyreder, çocuklar sokakta oyunlar oynardı. Kadınlarsa her gün olmasa bile arada bir kendi aralarında toplanır, eğlenceler düzenlerlerdi.

 Televizyonun henüz hayatımıza girmediği o yıllarda Ramazan ayı boyunca kahvehaneler şehrin sosyal ve kültürel faaliyetlerin sergilendiği, hâkîye dinlemeye meraklılarının toplandığı mekânlar olarak dikkat çekerdi.

 Özellikle Oturakçı pazarı, Kale altı ve Tabakhane civarındaki birkaç kahvehane hakiye meraklılarıyla dolar taşardı.

Hakiyeciler oldukça zeki, taklit kabiliyeti yüksek, ağzı iyi laf yapan, dinleyenlerin dikkatini üstünde toplamasını beceren tiplerdi.   

Anlattıkları hikâyeler genelde okudukları ve dinledikleri olsa da bazen doğaçlama bir takım eklemeler yapar, hikâyenin sonunu kendine göre değiştirebilirdi. RAMAZAN HAKİYECİLERİ

 

Hikâyeci teravihten sonra kahvehanenin bir köşesinde yer alan, yüksekçe bir ahşap platform üzerine çıkar, bir kürsüye otururdu. Hakiyecinin elinde genellikle bir ağaç baston, omuzunda peşkiri, ayağında yemenisi, belinde beyaz kuşağı ile dinleyicilerinin huzuruna çıkar, hakiyesini anlatırdı.

Özellikle kışın soğuklarda ortada yanan odun sobasının etrafına belli bir düzen içinde dizili tahta masalar ve kürsüler yer alırdı. Hakiye dinleyenler arasında her yaştan yetişkin erkekler olduğu gibi çocuklarda bulunurdu. Kahvehanelere hakiye dinlemeye kız çocukları getirilmezdi.

Hakiyeci kahvehaneye hâkim bir yükseklikte hikâyesini anlatmaya başladığında salonda sessizlik hâkim olur, çıt çıkmazdı. Arada birileri sessizliği bozmaya kalkan olsa da Hakiyeci kendine uygun metotlarla onun dikkatini çeker, sükûneti sağlardı.    

Hakiyeci bir meddah, orta oyuncusu gibi sahnede tek kişilik oyununu oynarken anlattığı hikâyeler genellikle Hz Ali’nin, Battal gazi gibi dini ve kahramanlık hikâyeleri olurdu.

Bu hikâyeler çocuklara tarihi, dini bilgileri öğretirken, çocuklar farkında olmadan bulundukları ortamda edep ve terbiyeli olmanın kurallarını öğrenirlerdi.

Hakiyeciler anlattıkları hikâyelerle halkın eğlenmesini, bilinçlenmesini sağlarken dünden bugüne yöresel ve millî kültürün gönüllü taşıyıcılığını da yapmış olurlardı.

Hakiyeci hikâyesini anlatırken kahvehanede bulunan dinleyicilerini göz ucuyla takip eder, dinleyicilerinin dikkatinin dağılmaması için ses tonunu alçaltıp yükselttiği gibi, elindeki sopayı yere vurur, hikâyede yer alan hayvan seslerini taklit eder, omuzundaki peşkiri bazen bir bayrak, bazen yaşlı bir kadının başörtüsü, sevdalıların yanık mendili olurdu.

Hakiyeci hikâyesini anlatırken izleyenlerin ruh haline göre anlattığı hikâyeyi yaşarcasına anlatır, bazen ayağa kalkar, olduğu yerden yere atlar, yere yatar, bazen yaralanır ölü taklidi eder,  herkesin dikkatini üstünde toplardı.

Bazen Hakiyeci hikâyesini anlatırken kahvehanede yer alan bir sanatçı tarafından da saz çalınır, türkü söylenerek hikâyeye renk katıldığı da olurdu.  

Hikâyeci bazen özellikle ramazan gecelerinde hikâyesinin en can alıcı noktasına gelindiğinde anlatmayı keser, hikâyenin gerisini yarına bırakırdı. Bu da merakı daha da arttırır, izleyicilerin yarın gelmeye mecbur bırakırdı.

Kahvehaneye çay içmeye, oyun oynayıp vakit geçirmeye gelen müşteriler kahvehanede anlatılan hakiyeler için para vermek zorunda değillerdi. Hâkîye bittikten sonra salonda dolaştırılan bir şapka veya bir çay tepsisine gönlünden kopan parayı atar,  hakiyeciyi memnun etmeye çalışırlardı.

Kahvehaneye büyükleriyle birlikte hakiye dinlemeye gelen çocuklar eve gönderilir, büyükler sahura kadar kâğıt, domino, tavla gibi oylar oynar, sahurda fırından aldıkları sıcak ekmekle evin yolunu tutar, sahurluğu yer, yeni güne başlarlardı.

Şimdilerde ne hakiyeciler, ne hikâyecilerin hikâyelerini anlattıkları kahvehaneler, ne karagöz oynatanlar kaldı.

 Maalesef O günlerden bugünlere geriye kalan tek şey, erkeklerin teravihten, sahura kadar kahvehaneleri doldurmaları, oyun oynaması, zaman öldürmesi dışında fazla bir şey kalmadı.

İbrahim Alisinanoğlu