Büyük Türk bilgini Yusuf Has Hacip ise “Dünya malı ne kadar toplansa tükenir, söz yazılırsa kalır acunu dolaşır!” sözleriyle, gelecek nesillere yazılı kaynağın önemini anlatmış. İlber Ortaylı geçtiğimiz yüzyılın İstanbul’unu anlatırken “Bu şehirde mahalle kültürü ve komşuluk, fakirlik ama zerafet de vardı” diye tanımlıyor. Ortaylı, o günlerin İstanbul’unun eski gelenekleri ve İstanbul şivesini yaşattığını anlatıyor. Geçmişe özlem duyanlar sadece İstanbullular değil elbette.

            Gaziantep’te Ramazan dendiğinde aklımıza ilk gelen iftar sofraları. Ramazan ayı yaz mevsimine rastlamış ise hayatlara serilmiş kilimler üzerinde sofralar kurulurdu. Asma var ise asma altına kurulan tahta sedirlerin yanı başına sofralar serilirdi. Sofrada soğuk su ve Meyan Şerbeti ile ekmekçiden alınan sıcak ekmekler baş köşede yerini alırdı. Yemek tabaklarının yanında bolca yeşil biber, karabiber, pul biber sıralanırdı. İftar sofralarımızdaki yemeklerden  komşulara da verilirdi. Tabii onlardan da gelirdi. İftar sofraları misafirlerle şenlenir ve güzelleşirdi. Ramazan ve iftarın güzelliklerinden biri paylaşmaktı. Çünkü büyüklerimiz bize, “İftar sofraları misafirlerle şenlenir ve bereketli olur, hatta akrabalara haber vermeden aniden iftara gitmek de daha sevaptır.” derlerdi.

            Meyan Şerbetçileri

Gaziantep halkının yıllarca özellikle Ramazan günlerinde içtiği şifalı bir içecek olan  Meyan Şerbeti, âdeta Ramazan’ın simgesiydi. Köşe başlarında pirinçten yapılmış tuluklarda satılırdı. Şerbetçiler satarken; “Var mı buz gibi şerbetten içen? Var mı otuz iki dişe trampet çaldıran, her derde deva mide dostu şerbetten içen?” ve “Kan yapıyyy’ Yürekleri soğuduyyy! Börekdeki kumları temizleyyy! Sook Şerbet!...” manilerini söylerdi. Bilhassa ramazan ayında tuluk tuluk sebil yapılırdı. Sebilci şöyle seslenirdi: “Fi sebilillah, hasbeten lillah Hasan Hösüyn Efendimizin ruhu şaad ola, heyr sahibinin heyri makbulu gabul ola, Sebil ha, sebil ha!”

            Mide ekşimelerine, göğüs tutukluğuna, kabızlığa kadar birçok hastalığa faydası olan Meyan Şerbetinin hazırlanışı şöyleydi: Yazdan hazırlanan saç teli gibi olmuş meyan denilen bitki kökleri ağaç tokmaklarla ezildikten sonra ağaçtan yapılmış büyük sallara doldurulur ve suyla ıslatılır. Salın uç tarafından akan bu öz suyu tülbetlerden süzülür. Şerbetçi, damıtılmış şerbet 10-15 dakika köpürünceye kadar savurur. Savurma işi 3-4 kere tekrar edilir. Gül suyu ve tarçın ile tatlandırılır. Meyan şerbetinin halk arasında “buyan” adıyla da bilinmesi, belki de içine kar katıldığı için soğuk olması nedeniyledir.

            Kozanlı Mahallesinde Şerbetçi Kör Ali ve Hanımı Hacı Nazire, Karagöz’de Şerbetçi İmam Usta ve Oğlu Habeş Usta, Tabakhane’de Halil Gezer, Şık Ali, Şerbetçi Hasan, Şerbetçi Muhtar gibi maharetli ustaların büyük bir özveri ile sürdürdüğü şerbetçilik şimdi sadece Ramazan günlerinde ve Cuma günlerinde Cami önlerinde sadece para için satılan açık sarı renkte, o eski tadı ve kokusu kaybolmuş biçimde rahmetli fedakâr ustalarımızın kemiklerini sızlatmaktadır.

            Gaziantep’te buz fabrikaları yokken soğutma ihtiyacını karşılamak üzere şehir dışında “karlık” denilen huni biçiminde kazılmış çukurlara, kışın kar yağdığı zaman çevreden toplanan temiz karlar doldurularak yazın sıcak günleri için saklanırmış. Şerbetçilerin kendilerine ait veya ortaklaşa karlıkları olurdu. Zamanı gelince karlıklardan dikdörtgen biçiminde özel bıçkılarla kesilen karlar çuval veya bezlere sarılarak, meyan şerbetçilerinin evlerine, dondurma ve şurupçu dükkânlarına taşınırdı. Ayrıca çarşıda belli yerlere getirilip isteyenlere satılırdı.

Tabakhane’de Ekmekçi Muhtar ve Ekmekçi Mustafa

Çocukluğumun geçtiği Tabakhane çarşısında iki tane ekmekçi dükkânı vardı. Tabakhane halkının ve esnafının en gözde dükkânlarıydı. Dericilerin öğle arasında yedikleri ciğerler kebaplara eşlik eden sıcak ekmeklerden akşamları eve giderken de alınır. Ramazanlarda ise sofraların baş köşesine konan yemeğin türüne göre; açık, kübban, küncülü, tırnaklı ekmekler….

Tabakhane’deki ekmekçilerin birisi Ekmekçi Muhtar, diğeri ekmekçi Mustafa idi. Biz alışverişimizi Ekmekçi Muhtar’dan yapardık. Ekmekçi Muhtar’ın dükkânı Tabakhane Taşköprüsü’nden Kalealtı’na doğru giderken soldan birinci dükkândı. Gerek ekmekçi Muhtar gerekse Ekmekçi Mustafa ikisi de sessiz, sakin dürüst birer esnaftı. Canla başla işlerine sarılmışlardı. Ekmekçilik sayesinde ailelerinin geçimini rahatça sağlıyorlardı.

Eski Ramazanlar ve Bayramların güzelliğinden söz ederken birkaç yüzyıl öncesinin değil geçtiğimiz yüzyılın gelenek ve görenekleri yeterince yaşatıyor muyuz? Halk kültürüne ait bu hazineleri; el sanatlarını, doğum, düğün, ölüm adetlerini, komşuluk ilişkilerini, şivemizi kısaca bizi biz yapan değerleri yeni nesillere aktarabiliyor muyuz? Bu konudaki yazılı belgeler yeterli mi?

 Gelenek ve göreneklerin yok olduğu hatta izine bile rastlanmayan şehirlerimizden biri hâline gelmemek için eski gelenekleri, alışkanlıkları, en önemlisi eski Ramazanlar ve Bayramları yaşatmalıyız. Bizden sonraki nesillere bırakacağımız en güzel miras, kültürümüz, töre ve geleneklerimizdir. Herkese iyi Ramazanlar ve sağlıklı, mutlu Bayramlar diliyoruz