O GÖRDÜKLERİMİZ, YAŞADIKLARIMIZ HAYAL MİYDİ?

 

Bazen düşünüyorum da hayatımızdan ne çok şey çıkmış da farkında olamamışız meğer. Oysa o terk etmek zorunda bırakıldığımız pek çok şeyin hayatımıza bir anlam, bir değer, bir renk katan, bize insan olduğumuzu hatırlatan güzellikler olduğunu onları kaybedince şimdi daha iyi anlıyoruz.  


Eski Antep evlerini henüz gözden çıkarmadığımız, oralarda yaşamanın eziyetten çok mutluluk verdiği medeni olmak hülyasıyla apartmanlara tıkılmadan önceki o yıllarda…


Antep’in O miskilim, omuz omuza vermiş, dar, kara taşlarla döşeli sokaklarında gezinirken, özellikle yaz mevsiminde; pencerelerin, balkonların kenarlarını rengârenk çiçeklerin yer aldığı saksıların süslediği evlere rastlardık küçücük detay gönlümüzü gözümüzü okşar, mutlu olurduk.


Eski bir Antep evine daha ilk adımınızı attığınızda, sizi hayad’daki (bahçesinde) ekinlikte, gane(havuz) kenarında, duvar dibinde, taş merdivenin basamaklarında muntazam dizilmiş saksılardaki, teneke kutulardaki envayi eşit çiçekler karşılardı. Sokaktan eve girince ne kadar yorgun olursanız olun, farklı bir âleme dalmış gibi hisseder, huzur bulurduk.
Hatırlıyorum da annemde çiçek yetiştirme meraklısı bir kadındı. Çiçekler onun hayatının bir parçası gibiydi. Çiçekleri evlatları gibi sever, okşardı. Her çiçeğin bir adı vardı. Onlara isimleri ile hitap eder, şefkatle dokunur, bir anne muhabbetiyle sever, öper, koklar, tek tek kurumuş yapraklarını seçer, temizlerdi.


 Onların susuz kalmalarına gönlü razı olmaz, solmalarına asla müsaade etmezdi.
Hatta kışın soğuktan etkilenmemeleri için üzerlerine naylon çeker, onları koruma altına alırdı.
O da yetmez gibi eline küçük bir kap veya bir teneke kutu geçse onu atmaz, saklar, komşuda ya da parkta, bahçede gezinirken hoşuna giden farklı bir çiçek türü görse erinmez, hemen şitilini ister, onu alır, saksısına diker,   bahçesine bir güzelliği daha dâhil ederdi.
Çiçekler annemin evlatlarıydı sanki.  Onlar da annemden gördükleri; sevgi, şefkat, merhamet, ilgi ve alakayı hisseder olmalılar ki hepsi söz birliği etmişçesine, rengârenk çiçekler açarak, etrafa saldıkları mis kokularıyla anneme karşılık verirlerdi.
Çiçekler dün yöresel kültürün izlerini taşıyan şehirlerde hayad’ın merkezindeydi.  Hanemizin üyesi, evlerimizin demirbaşı, ecdadımızın emaneti gibiydi.  
Özellikle yaz günlerinde güneş duvarı aşıp öte geçeye süzülünce, bunaltıcı sıcaklar yerini daha serin bir havaya terk edince, Hayad’taki; saksı ve teneke kutulardaki, ekinlikteki; beyaz, kırmızı, sarı, mor güller… Lökiyeler, çıtlık kadifeleri, gelin duvakları… Leylak, bal çiçeği… Limon ağaçları, asmanın gönülleri serinletme, gözleri okşama saati gelmiş olurdu.
Hayadda Önce çiçekler sulanmalıydı.
Sulama bitince hortum çekilmeli, elde çöp süpürge,   tabanı beyaz, kırmızı, siyah taşlarla döşeli evin bahçesi dip bucak erinmeden yunmalıydı.


Bu ,yaz mevsimi boyunca her gün tekrarlanan bir işti., hayad yunmadığı gün bir eksiklik hissedilirdi.
O hayad’lar ailecek hepimizin konuştuğu, anlaştığı, paylaştığı, soluk aldığı, ferahladı, sırdaşımız alanlardı.
Hayadın bir yanındaki gane, ganenin ortasından fısıldayarak akan, insana huzur veren su sesi, saksı ve teneke kutulardaki çiçekler, ekinlikteki bal çiçeği, limon ağacı, asma…


Asmanın gölgelediği ariş, çiçeklerin cümlesinden yayılan efsunlu hoş kokular…
Yerlere serilen halılar, kilimler, savanlar, oturmak için açılan minderler, sırtların dayandığı, döşek üzerindeki yastıklar birbirlerini tamamlayan muhteşem bir bütünün parçaları gibiydi.


Hele hele alaca karanlık çökünce ailenin bütün üyelerinin sofra etrafında bir araya geldiği, Transistörlü radyoda akşam ajansını dinlerken yemeklerin yenmesi, buz gibi ayranların, meyan şerbetlerinin içilmesi... Bağdan yeni kesilmiş mahralar dolusu getirilmiş, her habbesi pekmez küpü kütür kütür üzümler, yağlı göbeli marullar, deşti hayirler, bal gibi Kilis kavunun dilimlenip sofrada yerini alması…


Üstüne gecenin serinliğinde demli bir bardak çayı yudumlamak, bir fincan okkalı kahve içmek bir ömre bedeldi.
O gördüklerimiz, yaşadıklarımız hayal miydi?  


Hayır! Onlar gerçekti… Onlar bir dönem hayatımıza renk ve anlam katan, bizi; bir ve diri tutan, ruh ve gönül dünyamızın aynası, biz biz yapan değerlerimizdi.


 O evler, o mekânlarda yaşananlar, evin hayad’ları, o Hayad’taki çiçekler bizim dünyaya, İnsana, aileye, tabiata bakışımızın ipuçlarını veriyor, gönül zenginliğimizi yansıtıyorlardı.
Onlar hayal oldu!


Ya şimdi? Çalış, çabala, koş koşuştur, çok kazan, çok harca, eskitmeden yenisini al, karnını doyur,  istirahat et! Her gün aynı güzergâh, her gün aynı taş duvarlar, her gün çevremizde somurtan suratlar. Bir döngü sanki hayat! Kentler üstü açık bir mahpushane. Bizler de gönüllü mahkûmları.


 Kalabalıklar arasında yalnız kaldığımız, yaşadığımızı sandığımız, rol kesip, medeniyet maskesi takıp üç maymunu oynadığımız kentler;  insanın insan olmaya fırsat bulamadığı, kendi cennetinde cehennem hayatı yaşadığı mekânlar artık.
Şimdi hepimiz göğe yüksel beton dikmelerin yer aldığı metropol şehirlerde, O eski Antep evlerini, evdeki çiçekleri, o evin insanlarını hatırladıkça burnumun direği sızlıyor vesselam.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İbrahim Alisinanoğlu - Mesaj Gönder

# kazan

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Güneş Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Güneş Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Güneş Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Güneş Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Gaziantep Markaları

Gaziantep Güneş Gazetesi, Gaziantep ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (342) 230 36 36
Reklam bilgi