Çocukluk yıllarımdan bir kurban bayramı..

Küçüktüm, sekiz on yaşlarındaydım. Kurban bayramına birkaç gün kalmıştı. Hava da oldukça soğuktu.  Annem, kız kardeşlerim evde harıl harıl bayram temizliği ve hazırlıklarıNI yaparken, babam; “yarın seninle kurbanlık almaya gidek  ”   demişti… Çok sevinmiştim.

O gece sabaha kadar uymamıştım. Sabah erkenden kalktım. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Akyol Mahallesindeki evimizden Kalealtı’na, kurbanlık almak için evden çıktık.

Hava oldukça soğuk ve yerde kar vardı. Ağır adımlarla Eblahan’dan Balıklı ’ya doğru inmiş, oradan Adliye arkasından geçip, Mehmet Paşa camisinin karşısından Kalealtı’na ulaşmıştık.

Hava soğuk olmasına rağmen kalenin etrafı çepeçevre kurbanlık koyun sürüleriyle doluydu.  Bir yanda kurbanlık koyunlar, diğer yanda kurbanlık almak isteyenler, köylü garajına köylerden alış veriş yapmaya gelenlerle birlikte ortalıkta mahşeri bir kalabalık vardı.

Babamla birlikte önce kale etrafını şöyle bir gezmiş, pazarda koyunlara bakmıştık. Babam bu gezintimiz esnasında koyun fiyatını soruyor, yapılan alış verişleri izliyordu.

Bir müddet sonra babam Antep halliği sürüsü içinden gözüne kestirdiği bir koyunun yanına yaklaştı.  Hayvanın önce sırtını, sonra göğsünü avuçlarıyla kontrolden geçirdi. Sonra dişine, gözüne baktı. Satıcısından koyunun fiyatını sorduktan sonra adamın elini sıkıca tutup, aşağı yukarı sallarken hararetle başire başlamışlardı.

Babam ve satıcı,  tutan ellerini yerinden sökercesine sallarken bu şekilde davranmalarına önce bir anlam verememiş, kavga ediyor sanmıştım, korkmuştum. Araya birkaç kişinin de girmesiyle birlikte fiyatta uzlaşma sağlanınca sallanan eller serbest kalmış, fiyatta anlaştıklarını anlamıştım.

 Babam Satıcıya parasını verirken, satıcı; ,”Allah hayırlı eylesin, Allah kabul etsin” diyor. Babam da adama ; “ Allah razı olsun. Sen de bereketini gör!” karşılığını veriyordu.

Babam koyunu satın alınca evden getirdiği uzunca bir ipi hayvanın boynuzlarına bağladı. İpin ucunu elime tutuşturmuştu.  İpe bağlı hayvanı ben önden çekerken, babam da sürüden ayrılmak istemeyen koyunun arka ayaklarını kaldırıp öne doğru ittiriyordu.

 Birkaç adım attıktan sonra hayvanı bu şekilde götüremeyeceğimizi anlayan babam, bir ata arabası tuttu. Koyunu arabaya yükledik. Arabacı hayvanı arabaya yanı üstüne devirdi ve ayaklarını çapraz bir şekilde bağlayarak hareketsiz bıraktı. Biz de arabaya bindik, koyunla birlikte evin yolunu tuttuk.

Yol boyunca kurbanlık koyun almış insanlar ve onların yaşadıkları, kurbanlıkların yanındaki çocukların o mutlu, heyecanlı halleri bayramın görülmeye değer en güzel manzaralarından biriydi.  

Naylon araba ile kısa bir seyahatten sonra Mahalleye gelip sokağa girince mahallenin çocukları koşarak bizi karşıladılar. Arabayı evin önünde durdurmuştuk.

Ayakları bağlı koyunun ipinin çözülüp serbest kalmasıyla birlikte; arabanın üstünde ayağa fırlaması, yere atlaması, kaşla göz arasında kaçması bir oldu.

Babam sakince arabacının parasını verirken, ben ve mahallenin çocukları kaçan kurbanlığın peşine takılmış, koyun önde biz arkada, sokakta köşe kapmaca, kovalamaca oynuyorduk sanki.

Kurbanlığın kaçışı çocuklar için eğlenceli bir oyun haline gelmişti. 

Olayı uzaktan seyreden yetişkinlerin gülümsemeleri arasında, koyunun arkasında koşuşturan çocuklardan; düşenlerin, kalkanların, bağıranların, çağıranların ,”kaçırma!” diye haykıranların hali gerçekten görülmeye değerdi.

Komşumuz Ahmet abinin kaçan koyunu yakalayıp boynuna ipi geçirerek bize teslim etmesi ile birlikte koyunun kaçış serüveni bitmiş, bizim oyunumuz da son bulmuştu.

Koyunun evin hayadına girmesiyle birlikte hane halkı koyunun başına toplanmış, sevgi gösterilerinde bulunmuştuk. Hayvanın kınalı dalgalı tüylü hali,  ufak yuvarlak kuyruğu, kısa ayakları, topalak bedeni, kara gözü, mahzun bakışı hepimize çok şirin gelmiş, onu çok sevmiştik

Herkes bir şeyler ikram etmeye, onu sevip okşamaya çalışırken, ben koyunun kurban edilmek üzere satın alındığını bilmeme rağmen, ondan hiç ayrılmayacakmışım gibi bir hisse kapılmıştım.

Kurbana birkaç gün daha vardı. Hayvanı aç bırakmak olmazdı. Hayvan merdivenin altına bağlanırken, babam koyunu aldığı satıcıdan birkaç kilo arpa, kepek ve saman almış, onlardan yaptığı karışımdan bir miktar  hayvanın yemesi için önüne konmuş, suyu da unutulmamıştı.

Hava soğuk olmasına rağmen ben koyunun yanında kalmak, onunla oynamak istiyordum. Annemin ısrarı üzerine içeri girmek zorunda kalsam da aklımı kurbanlığın yanında bırakmıştım.  

Gece komşularımızın aldığı koyunların birkaç kez melemelerini duysak da bir müddet sonra sesler kesildi, Ben de sobanın yanına serilen yün döşekte bayram günü yaşayacaklarımın hayaliyle rüyalara dalmıştım. kalmıştım.

Kurban günü gelip çatınca babam erkek kardeşlerimi ve beni sabah erkenden uyandırdı. Hepimiz sobanın üzerindeki güğümde ısınan sıcak suyla sırayla abdestimizi aldıktan sonra, Ferhadiye camiinin yolunu tutmuştuk. Bayram namazından önce hocanın verdiği vaizi dinlemiş, dualar etmiştik.

Bayram namazını kıldıktan sonra babam caminin kapısında karşılaştığı tanıdıklarıyla ayaküstü bayramlaşırken, bizler de büyüklerin ellerini öpmüş, dualarını almıştık.

 Sonra aceleyle eve döndük. Annem koyunu bağlı olduğu yerden çıkarmış, onu hayadda gezdirmiş, tuz vermiş, sulamıştı. 

Babam hemen üzerini değiştirdi. Birkaç gün önce Arasa ’da bileylettiği bıçaklarını çıkarttı, elinin altına koydu.

Hepimiz ailecek koyunu sanki yıllarca elimizde besleyip büyütmüş gibi tek tek seviyor, vedalaşıyorduk. 

Bu her kurban bayramında yaşadığımız hüzünlü bir olay, hissettiğimiz buruk bir duyguydu.

Vakit gelmişti… Babamın kurbanlığı severek,   okşayarak kurban edeceği yere getirdiğini… Koyunu hırpalamadan yüzün, ve ayaklarını kıbleye gelecek şekilde sol tarafı üzerine yatırdığını… Sağ arka ayağını serbest bırakıp, diğer üçünü bizlere tutturduğunu… Birkaç dua okuyup ardından tekbir getirip niyet ederek ” Bismillah Allahü Ekber” deyip bıçağı hayvanın boğazına çaldığını dün gibi hatırlıyorum.  

 Kesilen kurban yerde can verirken, yüreğimin derinliklerinde hissettiğim acıma duygusuyla annemin ve benim gözlerimizden dökülen yaşlar, yanaklarımızdan süzülerek inerken, babamın bunu fark edip,    “   Allah yoluna kurban kesmek bizim vazifemiz. Bu koyunlar bayramda kesilmezlerse üzülürler! “ dediğinde yüreğim biraz rahatlamış, hüznüm sevince dönüşmüştü.

 

 Hatırlıyorum da babam; “günü gelince siz de kendi kurbanınızı kendiniz kesip, yüzmelisiniz” der, kurbanlığın kesimin her safhasında yanı başında bulunmamızı isterdi.

 Kurban bayramı sabahı erkenden kurbanın kesilmesi, etin dağıtılması, mangalın kayılıp kurban etiyle sabah kahvaltınsın yapılması, her kurban bayramının değişmeyen kuralı gibiydi.  

Rahmetli babam hayat gözlerini yumduktan sonra da onun geleneğini sürdürmeye, onun bize öğrettiklerini çocuklarımıza aktarmaya, yaşatmaya çalıştık.

Ancak, Şimdilerde o bildik kurban karşılamaları, bayram hazırlıkları, bayram kutlamaları yok artık. Bizzat eliyle kurban kesmeler yerine vekâleten kurban kestirmeler, bayramı evde ailesiyle konu komşu, eş dostla birlikte coşku ile kutlamak yerine, yaşadığı çevreden uzaklaşıp, tatile gitmeyi tercih etmeye başladık. 

Tabiri caizse ne eski kurbanlar kaldı, ne de kurban bayramları.

 Bayramlar şimdilerde şeklen var ama ruhu uçup gitti!

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İbrahim Alisinanoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Güneş Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Güneş Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Güneş Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Güneş Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Gaziantep Markaları

Gaziantep Güneş Gazetesi, Gaziantep ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (342) 230 36 36
Reklam bilgi