ŞEHİR VE İNSAN

Geçen hafta, Gaziantep’ten yıllarca uzakta kalmış, yurt dışında yaşamış bir arkadaşım birkaç günlüğünde de geri döndü.

Gelince buluştuk… Dünden bugüne ne var ne yok döktük ortaya. Hasretlik giderdik.

O, mahallede beraber cıncıklı gülle oynadığımız, acıkınca salça ekmeğimizi paylaştığımız, susadığımızda aynı tastan susuzluğumuzu giderip, harafta çüt depik atıp yüzme öğrendiğimiz, mahalle uşağım, mektep arkadaşımdı

Konuştukça çocuklaştık!… Konuştukça neşelendik!… Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda yaşadıklarımız yokluk yoksulluk yılları olmasına rağmen, o günler bizi mutlu eden o günlerdi. Şimdi hatırlayınca, tarifi imkânsız bir hüznün cenderesinde, aşığını yitirmiş maşuk misali çaresizliğimizi iliklerimize kadar hissettik… Yeiin kötü olduk!

Hatırladıklarımız bir film şerdi gibi bir bir gözlerimizin önünden geçerken, o günler bizim için ömrümüzün kalan kısmında torunlarımıza anlatacağımız mutluluğumuzun şahitleriydi.

Bir araya gelince ister istemez yıllar önce gezdiğimiz, tozduğumuz yerler, oyun oynadığımız arkadaşlarımız, mektep günlerimiz, üttüğümüz ütüldüğümüz oyunlar, dövüştüğümüz mahallenin uşakları geldi aklımıza.

Biz, aynı mahalle uşaklarıydık. Evlerimiz yan yana, gönüllerimiz iç içeydi. Kapı komşuyduk. Herkes birbirinin ağabeyi, ablası, teyzesi, dayısıydı. Biri sorunlu ise diğeri onun çözün ortağıydı.

Ölüsünde ağlayan, dirisinde gülen… Yazın birlikte naylon arabalara binip sahreye giden… Yaz gecelerinde yazlık Mehtap sinemasında Ahmet Özoğlu’nu dinleyen, çekirdek çitleyen, portalin gazozu içen, acıklı Türk filmlerinde birlikte gözyaşı döken komşu ailelerin çocuklarıydık biz.

Yaz günü mahallede meyan şerbeti sebil edildiğinde tası kapıp seğirten, ramazan geceleri teravih namazından sonra Kara Dayının yerinde Hacivat karagöz seyreden, bayram harçlığı toplamak için kapı kapı dolaşan, mahallede oğlan uşağı olanın kapısını daşlayıp bahşiş alan bizdik.

Lastik Ayakkabısı yırtılınca kaynak yaptıran, okullar tatil olunca bir ustanın yanında şeertlik eden, telden, ağaçtan, taştan, topraktan oyuncaklar yapıp oyunlar oynayan uşaklardık biz.

Bizim çocukluğumuz yan yana, omuz omuza sıralanmış evlerin yer aldığı sokakta, güven içinde geçti.

Birlikte yürüyerek aynı okula gittik. Aynı kara önlükleri giydik. Yerli malı haftalarında sucuğu, bastığı, portakalı, elmayı, cevizi, fıstığı birbirimizle paylaştık Yamalıklı pantolonları giyer, lastik pabuçlarla dolaşırdık. Kış günü naylon leğenlerle hep birlikte tepeden aşağı çığlıklar atarak kayardık. . Komşularımızdan varlıklı olanlar yanında yardıma muhatça olanlarda vardı. Âmâ hepimizin hayata bakışı ve yaşam biçimi aynıydı, Onca farklılıklara rağmen birbirimize benzerdik.

Şimdi bizi biz yapan o günlerdeki mahallemiz yok. Sokağımız yok. Komşularımız yok. Okuduğumuz okul, -camını kırdığımız Emine teyze yok!

Değirmiçem’in yeşili, Sarıgüllüğün mis kokan gülleri de yok. Alleben deresi boyunca bir güzelin gerdanına dizli inci tanleri gibi sıralanmış pınarlar, salkım söğüt ağaçlar, çüt depik atıp çimdiğimiz haraflar yok.

Mevsimi gelince zerdalisini, eriğini, kirazını yediğimiz ağaçlar, marul tarlaları da yok!

Sadece bunlar mı? Çocukluğumuza, gençliğimize şahitlik etmiş, delikanlılık çağımızın kahrını çekmiş Kırkayak, Nil Kahvesi, Emirgan çay bahçesi, Dutluk, Zerdalilik top sahaları, hafta sonu üç film birden seyrettiğimiz Nakıpali, Baydar, Şehir sinemaları da yok!

Alış veriş yaptığımız mahallemizin bekçisi, bakkal amcası, berberi, terzisi, delisi akıllısı da yok!

Çocukluğumuzun unutulmayan lezzetleri olan; baklava kırıntıları, meybuz, şeker sucuğu, leblebi tozu, eşkili… Mahalleye girdiğinde başına üşüşüp elimize tutuşturulan bir çöp şekerle mutluluk satan somur somur bitmezci, avare leblebici de yok artık.

Nereye baksak dikine yükselen binalar, nereye dönsem gözlerime inen kara beton perdeler.

Biz değiştik. Bu şehir de değişti bizimle.

Bir değiştikçe kendimizden bir şeyler koptu gitti. Bu şehir değiştikçe çocukluğumuzu, gençliğimizi, hafızamızı da aldı götürdü bizden.

Bugün torunlarımıza anlattıklarıma şahitlik edecek ne bir insan, ne bir mekân, ne de bir yer yok artık.

Yaşadıklarımız sanki bir hayal… Sanki bir rüya!

Kim derdi ki….Yeşilisu’dan baktığınızda Dülük tepesine, Hacı Babaya, İbrahimliye doğru yemyeşil bir deniz vardı?

Kim derdi ki dört bir yanımız bağ, bahçe, bostandı?

Elbette bu kentte yeni pek çok modern, güzel işler yapıldı. Evler, hanlar, hamamlar restore edildi. Gökdelenler dikildi. Köprüler, alt üst geçitler inşa edildi...

Ama benim yaşadığım yıllardaki Gaziantep bir başkaydı.

Bu kadar hızlı büyüyen, dikine yükselen, yeşilden kaçan, mahalle kültüründen uzaklaşıp kalın duvarlar arkasına sığınmış siteleriyle bir şehirde kendimi yalnız, mahzun ve mutsuz hissedemiyorum maalesef.

Torunlarım için, gelecek nesiller için kaygılıyım.

Şimdi ruhunu yitirmiş bir behlül gibi keyifsiz, heyecansız, umutsuz, çaresiz bir halde medeniyet maskesi takmış, mutlu insan rolleri kesiyorum herkes gibi. .

Şehirler geçmişin izlerini taşıyan değerlerine sahip çıktıkça yaşarlar.

İnsanlar kültürlerine sahip çıktıkça, nesillerini yaşatırlar.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İbrahim Alisinanoğlu - Mesaj Gönder

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gaziantep Güneş Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gaziantep Güneş Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gaziantep Güneş Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gaziantep Güneş Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.