Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutladık. Dünyada ilk ve tek çocuk bayramı. Atatürk geleceğimizin güzel olmasının çocukların iyi yetiştirilmesine bağlı olduğunu biliyordu. Bunu hem söylemlerinde hem de icraatlarında görüyoruz. Ancak şu anki çocuklarımızın durumuna baktığımızda hem neden ülke olarak bu durumda olduğumuzu hem de gelecekle ilgili kaygı duymamız gerektiğini görüyoruz.

             TÜİK verilerine göre Türkiye’deki çocukların % 38’i ‘yoksulluk’ içinde değil, ‘şiddetli maddi yoksunluk’ içinde yaşıyor. Aşırı sefalet içinde yetişen çocuk, yoksulluk boyunduruğunu bir ömür taşımakla kalmıyor, o yoksulluğu kendi çocuklarına miras bırakıyor. O nedenle bu verileri dikkate almadan Türkiye’de çocuklar ve eğitim üzerine kafa yormak, boşa kürek çekmek demek.

             Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren BETAM birkaç gün önce bir veri yayınladı. BETAM, ‘şiddetli maddi yoksunluğu’ AB kriterlerine göre bireylerin hayatlarına düzgün bir şekilde devam edebilmeleri için asgari ihtiyaçların temini olarak ölçüyor. Bu ölçüme göre aşağıdaki tabloda sıralanan toplam 9 ekonomik göstergeden 4’ünü yerine getiremeyen hanelerde yetişen çocuklar ‘şiddetli maddi yoksunluk’ içerisinde kabul ediliyor. TÜİK verilerine dayanan analize göre Türkiye için ortaya çıkan manzara maalesef içler acısı. Türkiye’de çocukların % 38’i şiddetli maddi yoksunluk içerisinde yetişiyor. Bu oran İsviçre’de % 1’in altında! 2015 yılında Bulgaristan’ın en kötü durumda olduğu bu sıralamada Türkiye 2016 yılında ivme kaybederek en dibe düşmüş bulunuyor. Avrupa’da çocuklarını bizden daha yoksul koşullarda yetiştiren başka bir ülke yok.


              Tabloda da göreceğiniz gibi Türkiye’de 7.5 milyon çocuk şiddetli maddi yoksunluk içinde yaşıyor! Bunun en önemli nedeni barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlardan yoksun olan çocukların oranının çok yüksek olması. Örneğin, Türkiye’deki çocukların % 40’ının evinde beslenme sorunu var, % 28’i evinde ısınma sorunu yaşıyor. Çocukların yüzde 70’i tatile gidemiyor ama hepsinin evinde televizyon var.
              BETAM raporunda da ifade edildiği gibi yoksul doğan bir çocuk, çocukluğunun büyük kısmını şiddetli yoksunluk içinde geçirdiğinde genelde ömür boyu yoksul kalıyor ve hatta sonraki nesillere de bu yoksulluğu miras bırakıyor. Bunun nedeni yoksulluğun başta beyin gelişimi olmak üzere sağlıktan eğitime geniş bir alanda çocukların normal bir şekilde yetişmesine ket vuruyor olması. Öyle ki daha ana rahminde yoksul çocuklar, akranlarından fiziksel olarak ayrılıyor. Yoksul bir çocuk doğum anında düşük kilo ile başlıyor hayata, ardından gelişimin en hızlı olduğu ilk 36 ayda yetersiz beslenen çocuklar gerek fiziksel gerek zihinsel bakımdan akranlarından geriye düşüyor. Daha sonra bu riskler katmerlenerek artıyor. Okulöncesi eğitim kurumlarına katılımdan, kaliteli okullara devama kadar neredeyse her alanda yara üstüne yara alıyor bu yoksul çocuklar. Sonrasını ise biliyorsunuz, ortaokulda lise yıllarında okul terkle başlayan, vasıfsız işçilikle devam eden ve sonrasında bir sonraki kuşağa geçen bir kısırdöngü... Tablo karamsar ama yoksulluk elbette kader olamaz. Çaresi olan bir dert yoksulluk.

           Doğum öncesi dönemde yoksulluk sınırındaki annelere temel sağlık hizmetlerine ek olarak gıda yardımı sunmak zorundayız.

           0-36 aylık dönemde çocukların temel sağlık ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak ve bundan daha da önemlisi bu dönemin çocuk gelişiminin en kritik dönemi olduğunu topluma anlatmak zorundayız.

           36-66 aylık dönemde, yani okulöncesi çağda, özellikle yoksul çocuklar için kaliteli bir okulöncesi hizmeti sunmak zorundayız. Tüm kalkınma iktisatçılarının üzerinde hemfikir olduğu sihirli formül, bir formül varsa o da budur.