Osmanlı devleti kanunlarında erkeğin üstünlüğüne dayanan bir düzen vardı. Aile hayatında, mirasta, şahitlikte ve bunun gibi birçok konuda erkeklerin daha fazla hakkı vardı. Türkiye Cumhuriyeti’ne her alanda laik hukuk sistemini kazandırmak isteyen Cumhuriyet kadroları, Avrupa’da uygulanmakta olan hukuk sistemlerinin incelenmesi ve Türkiye için uygun olanlar belirlenerek düzenlendikten sonra Türk hukuk sistemine kazandırılmasını sağladı.

Mecelle adlı kanun kitabının, laik hukuk anlayışı ile çelişmesi ve aralarında büyük farklılıklar bulunması nedeniyle Avrupa ülkelerinde uygulanmakta olan Medeni kanunlar içinde İsviçre Medeni Kanun’u tercüme edilip Türk Hukuk sistemine göre düzenlenmiştir. 

Türk Medeni Kanunu, kısaca Medeni Kanun’un geçmişi 1923 yılına dayanmaktadır.

Atatürk, 1923 yılında Bursa’da halka yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Yeni Türkiye, ne zamana ne de ihtiyaca uymayan mecellenin hükümlerine bağlı kalamaz. En uygar uluslar derecesinde hukuk kurallarımızı da iyileştireceğiz. Yüz sene, beş yüz sene, bin sene evvel yaşayan bir toplum için yapılan yasalarla bugünkü toplumu yönetmeye kalkışmak gaflettir, cehalettir.”

Cumhuriyet’in kuruluşu ile yeni bir devlet yapısı oluşturulurken varolan hukuk düzeninin iyileştirilmesi, çağdaşlaştırılması amaçlanmıştı. 1923’de Adalet Bakanlığı bünyesinde, başta Mecelle olmak üzere temel bazı yasaları yeniden düzenlemek üzere iki komisyon oluşturuldu. 

Komisyon Çalışmaları

Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan bu komisyonların çalışma yöntemlerini belirleyen yönetmelikte, komisyonların yeni düzenlemeler için önce fıkıh hükümlerine dayanacakları, onun yeterli olmadığı konularda başka ulusların kabul ettiği çözümlerden yararlanmaları öngörülüyordu. Komisyon üyelerinin şeriat kurallarından ayrılmaz gözükmeleri, bu arada yeni düzenlemelerde batı hukukunun örnek alınmasına ilişkin görüşlerin yoğunlaşması sonucu, bu komisyonlar dağıtıldı.

19 Mayıs 1924’de yeniden oluşturulan komisyonların çalışmalarına ilişkin yönetmelikte, bu kez, gerekirse “batı milletlerinin kanun ve eserlerinden icap eden esasların alınması” ibaresi yer aldı. Ancak bu komisyonların hazırladığı yasalar da, yetersiz ve çağdaş olmaktan uzak bulundu; bunlarla ülkenin ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde bir hukuk sisteminin yaratılamayacağı anlaşıldı.

 

Mahmut Esat Bozkurt

(1892-1943) Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, batıdaki örneklerinden yararlanarak hukuk sisteminin yenilenmesi kararını, “Türk ihtilalinin kararı, batı uygarlığını kayıtsız şartsız kendisine mal etmek, benimsemektir. Bu karar, o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki, önüne çıkacaklar, demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar. Bu prensip bakımından yasalarımızı olduğu gibi batıdan almak zorundayız” sözleriyle açıkladı.

Batılı ülkelerin medeni kanunları incelendikten sonra Medeni Kanun’un hazırlanmasında, İsviçre Medeni Kanun’u esas alındı. 1912’de yürürlüğe giren İsviçre Medeni Kanunu, dilinin basitliği, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile düzeni içermesi ve hÂkime takdir yetkisi vermesi nedeniyle benimsendi.

Avrupa’daki en eski yurttaşlık yasalarından Fransız Medeni Yasası, eskimiş kabul edildi, Avusturya Medeni Yasası, Habsburg Hanedanının “mutlakiyetçi” anlayışını yansıtır nitelikte bulundu. Alman Medeni Yasası ise, çok teknik bir metin olarak görüldü.

Türk Medeni Kanunu Tasarısının hazırlanması için hukukçu milletvekillerinden, öğretim üyeleri, yargıç ve avukatlardan oluşan 26 kişilik bir komisyon kuruldu. Bu komisyon, İsviçre Medeni Kanunu’nu Türkçeye çevirdi ve yeni bir metin oluşturdu.

Komisyonun hazırladığı taslak, 20 Aralık 1925’de Bakanlar Kurulu’nda (3. İnönü Hükümeti) görüşülerek kabul edildi.

Tasarının genel gerekçesi, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt tarafından kaleme alındı. Bozkurt, gerekçede; “Türkiye halkı, adaletin uygulanmasında kuralsızlık ve sürekli kargaşa karşısındadır. Halkın kaderi belli ve yerleşmiş bir adalet esasına değil, raslantı ve talihe bağlı, birbiriyle çelişkili ortaçağ dinsel hukukun kurallarına bağlı bulunmaktadır. Cumhuriyet, Türk adaletinin bu karışıklıktan, yokluktan ve pek ilkel durumdan kurtarılmasını devrimin ve yüzyılımız uygarlığının gereklerine uyan yeni bir Türk Medenî Kanunu’nun hızla vücuda getirilmesini ve uygulamaya konulmasını zorunlu kılmıştır” dedi.

Tasarı, Meclis Adalet Komisyonu’nda hiçbir değişikliğe uğramadan kabul edildi. Komisyon raporunda, İsviçre Medeni Yasası’nın uygar ülkelerin en başarılı yasalarından biri olduğu, içerdiği hükümlerin toplumsal ve ekonomik yaşam bakımından çağın gereksinimlerini karşılayacak nitelikte olduğu belirtildi.

Genel Kurul görüşmelerinde tasarının madde madde ele alınması önerildi. Ancak Adalet Bakanı Bozkurt, yasanın bir bütün olduğunu, bu nedenle tümüyle görüşülmesi gerektiğini belirterek, bu öneriye karşı çıktı. Tasarı, kısa bir görüşmeden sonra, 17 Şubat 1926’da kabul edildi. 4 Nisan 1926 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan yasa, 6 ay sonra, 4 Ekim 1926 ‘de yürürlüğe girdi.

Bu yasayı, devamı niteliğinde görülen Borçlar Yasası izledi. Aynı komisyon, İsviçre Borçlar Yasası’nı Türkçeye çevirdi ve tasarı hâline getirdi. 22 Nisan 1926’da kabul edilerek 8 Mayıs 1926 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan yasa, Medeni Kanun ile aynı tarihte yürürlüğe girdi.

 

İslam Tarihinin En Önemli Olayı

Türkiye Cumhuriyeti’nde “Medeni” ve “Borçlar” yasalarının yürürlüğe konulması, Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Lozan Antlaşması çerçevesinde Türkiye’de danışman olarak bulunan hukukçu Sauser Hall, “Türkiye’de Avrupa Hukukunun Benimsenmesi” adlı yapıtında, “İslam devletlerinin en güçlüsü, bin yıllık geçmişe varan töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırıyor. Tarih, hiçbir ülkede bu kadar köklü ve ani değişikliği örnek gösteremez. Bir ülkede ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim yoktur” değerlendirmesinde bulunmuştu.

İslam Hukuku üzerine çalışmalar yapan Fransız hukukçu Kont Ostrorog’a göre de, Türkiye Cumhuriyeti tarafından Avrupa hukukunun kabulü, Ortadoğu tarihinde, İslam dininin kabulünden bu yana en önemli olaylardan biridir.