24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması, uluslararası sorunların büyük oranda çözülmesine yol açtığı için dikkatler artık ülke içerisindeki gelişmelere ve başkent sorununa odaklanmıştı. 1923 yılının Ekim ayında, Cumhuriyet’in ilanına kısa bir süre kala Türk siyasi tarihinde ayrı bir yere sahip gelişmeler yaşanıyordu.  Lozan Barış görüşmeleri sırasında Milli Mücadelenin önder kadroları arasında birtakım ayrışmalar yaşanmıştı fakat başkent konusunda fikir birliği söz konusuydu. İstanbul basını, İstanbul’un başkent olması yönündeki yayınlarını sürdürüyordu. Ankara’yla birlikte hareket eden ‘İleri’, ‘İkdam’ ve ‘Akşam’ gibi gazetelerin bu konuda Ankara lehine yayın yaparken, Milli Mücadeleye sıkı bir muhalefet yürüten ve 1925 yılında kapatılacak olan ‘Tanin’ ile ‘Tevhid-i Efkâr’ ve ‘Vatan’ gazeteleri de bu konuda aleyhte bir tavır sergiliyordu. Mustafa Kemal’in beyanlarına rağmen İstanbul’un başkent olması yönündeki yayınları devam ediyordu.

 Mustafa Kemal’in 16 Ocak’ta İzmit’te gazetecilere yaptığı açıklamada başkentin Ankara olacağını söyler ve bu ifadelerinin benzerlerine Ekim ayındaki basın açıklamalarında sıkça rastlanır. Konuya yakın ilgi duyan İstanbul basını temsilcilerinden Tan gazetesi, bir muhabirini Mustafa Kemal’le görüşmek üzere Ankara’ya göndermiş ve yöneltilen sorular arasında başkent meselesi de gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, ‘Vakit’ gazetesine yaptığı bir açıklamada; Ankara’nın birkaç gün içinde bir başkentin barındırması gereken şartlara sahip olamasa da şimdiden bazı şartları barındırdığını, Ankara’nın ileri gittiğini, nüfusunun üç misli derecesinde çoğaldığını ve her tarafta yeni binalar yapıldığını belirterek sözlerini şöyle tamamlar:

“Ankara bir göz bakışıyla görülür ki değişmekte ve inkişaf etmektedir. Başlangıç çok şeyler vaat ediyor.” diyerek Ankara şehrinin gelişimine olan inancını sergilemiştir.

Mustafa Kemal’in İstanbul gazetecileri ile yaptığı İzmit toplantısında bu konudaki görüşlerini soran ‘İleri’ gazetesi yazarı Suphi Nuri (İleri) Bey’in yönelttiği: “Üçüncü, dördüncü derecede olmak üzere hükûmet merkezinin neresi olacağı?” sorusuna Mustafa Kemal’in yanıtı “Ankara” olmuştur. Mustafa Kemal’in konuşmasında, coğrafi olarak ülkenin her yerine eşit mesafede olabilecek bir yerin hükûmet merkezi olmasını gereğine dikkat çekmişti.

Basında tartışmalar devam ederken, başkent meselesi Halk Fırkası Parti Grubunun gündemine gelmişti. Halk Fırkası Parti Grubunda, dört saat boyunca devletin şekli ve merkezi konuları tartışılmış ve bazı vekiller Ankara’nın başkent olmasına itiraz etmişlerdi. Birçok vekilin söz aldığı toplantıda hükûmet merkezi konusunda farklı görüşler ortaya atılmış ve son sözü alan İsmet Paşa Mustafa Kemal’in Ocak ayında gazetecilere verdiği mülakatta bahsettiği şekilde, hükûmet merkezinin ülkenin ortasında olması gerektiğini belirtmişti. Toplantı gündemindeki idare şekli ve idare merkezi konuları tartışılmış ve idare şekli cumhuriyet, idare merkezi de Ankara olacak şekilde karara bağlanmıştı.

Türkiye’nin yeni başkentinin Ankara şehri olması, Halk Fırkası Grubu’nda kabul edildikten sonra, Meclis Genel Kurulu’na gelişine de (Grupta olduğu gibi) Malatya Mebusu İsmet Paşa öncülük etmişti. İsmet Paşa, hükûmet üyesi olmakla beraber, Ankara’nın başkent oluşunu öngören önergeyi 9 Ekim 1923’de on dört arkadaşı ile birlikte, Malatya Milletvekili olarak TBMM’ne verdi. Hükûmet içinde müzakere edilmesi ve işbirliği sağlanması zaman alacak ve dayanışma içinde çalışılması da güçlükler arz edecekti. Bu bakımdan meselenin süratle çözümlenmesi ve Bakanlar Kurulu üyeleri arasında herhangi bir uyuşmazlığın çıkmaması için, Ankara’nın hükûmet merkezi olması konusu bir kanun teklifi şeklinde, İsmet Paşa ve on dört arkadaşının birlikte hazırladıkları bir önerge ile TBMM’ne sunulmuştu. Ankara’nın hükûmet merkezi olması, Meclis’te fikir ayrılığı ve görüş farklılığına sebep olmuştu. Karşı görüş sahipleri bu konuda acele edilmemesinden yana idiler.

 

İsmet Paşa, Hatıralar’ında hükûmet merkezi seçimini hemen yapmak gerektiğini belirterek, “Ondan sonra gelecek mesele var. Cumhuriyet ilân olunacak. Bunda biz kararlıyız, mutabık kalmışız. Devletin şeklini bir an evvel tespit edeceğiz. Onlar bu mesele geldiği zaman da aceleye lüzum yoktur, diye en masum tedbir olarak talik etmeyi, uzatmayı istemişlerdir. Mesele şu, yeni devletin esaslarının tespitinde aramızda fikir ayrılığı var.”

İsmet Paşa, Hatıralar’ında, Ankara’nın hükûmet merkezi olması konusunun acil bir mesele olduğunu belirtmekte ve bunu iç ve dış çeşitli sebeplere dayandırmaktaydı:

“Lozan’da garp âleminin murahhasları, mütehassısları, diplomatları ile görüşüyorum. Bunlar, İstanbul Hükûmetini, İstanbul muhitini tanıyan insanlar ve yeni devletin o muhitin insanlarına göre kurulmasını arzu ediyorlar. Bunu her hâllerinden anlıyorum. Her konuşmamızda hükûmet merkezi bahsi geçiyor. Ankara’da kalacak mısınız, kalınabilir mi, sonra nasıl olacak? Bana hep bunları soruyorlar. Ankara’da kalırsanız biz oraya nasıl gideriz, diyorlar. Bunların hepsi, benim her gün içinde bulunduğum muhitin sözleri. Dış âlemin görüşü, düşüncesi ve telkinleri böyle.Bizim bakımımızdan meselenin daha ehemmiyetli ve değişik cepheleri var. Bir defa Boğazlar askerî bakımdan tamamıyla açık, tamamıyla emniyetsiz. Bu vaziyetteyiz. Lozan Muahedesiyle elde edebildiğimiz neticeler ve tarihî şartlar bizi endişeye sevk ediyor. Ayrıca Anadolu’nun ortasında bulunarak ve bir Anadolu Hükûmeti olarak yeni devleti çalıştırmak istiyoruz.”

İsmet Paşa, açıklamalarına devamla, görünüşteki bütün tabi hayat şartlarının hükûmet merkezinin İstanbul olmasını zorladığını ifade ile karar almak ve iş yapmak için acele davranılması gereğini belirtiyordu. İsmet Paşaya göre, “Ankara’nın hükûmet merkezi olması ile ilgili önergenin Meclisten geçirilmesi esaslı bir karardı. Yeni devletin politikasına, ideallerine yazılı bir istikamet veren, kesin, fiili bir adımdı.”

Teklif edilen Anayasa maddesi gayet kısaydı. “Türkiye Devletinin makam idaresi Ankara şehridir” ifadeleri yer alıyordu. Kanun maddesinin gerekçesinde Ankara’nın yeni Türkiye’nin merkezi olması gereği açıklamaktaydı. Gerekçe özetle, yeni Türkiye’nin esas mevcudiyetini ve ülkenin kuvvet kaynaklarının ve gelişmesinin sağlanmasını, Anadolu’nun merkezinde başşehri tesis etme lüzumunu açıklıyor ve coğrafi ve stratejik durum, iç ve dış güvenlik bunu gerekli görüyordu.

13 Ekim 1923’de Anayasaya konan ek bir madde ile Ankara, yeni devletin başşehri olmuştu. Böylece devlet merkezinin İstanbul olacağı yolundaki görüşlere son verildiği gibi, Cumhuriyetin ilânı için de bir adım atılmıştı. Bu aynı zamanda Millî Mücadelenin başından beri uygulanan Ankara’nın İstanbul’a hâkim olacağı esasının da bir sonucu idi. Şevket Süreyya Aydemir Ankara’nın başkent olmasını “Önemli bir olay, manalı bir hâdise” olarak ifade etmekte, “İstiklâl mücadelesinin gelenek ve hatıralarına asil bir saygı ve bağlılık nişanesi” olarak görmekteydi. Bernard Lewis’in Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı eserinde belirttiği gibi, “Böylece, meydana gelmekte olan değişiklikleri sembolleştiren ve iyice belirten yeni bir başkent seçildi. Yeni devlet bir hanedan, imparatorluk veya din üzerine değil, Türk ulusuna dayanıyordu ve başkenti de Türk Anayurdunun kalbinde idi.”