Dünyada ve Türkiye’de popüler kültürün yükselişiyle eş zamanlı olarak güncelleşen yükselen değerler; piyasa tanımı içinde yer alan günlük konuşmalar, ticarileşme, medyatikleşme, popülerleşme diye ortaya çıkan kavramları içermektedir. Söz konusu kavramları kullanan kişilerin yükselen değerleri, bir tür yeni bir şovenizm, yeni bir milliyetçilik, yeni bir totaliterizm ürünü biçiminde anlamlandırdığını görüyoruz. Türkiye’de son yıllarda sıkça kullanılan “yükselen değerler” terimi,  bilinenin akside olumsuz bir anlam içeriyor.

”Yükselen değerler” kavramı, sosyolojik anlamda bakıldığında toplumsal değişmeyi ifade etmekte olup, eski bildik değerlerin yerine yeni değerlerin gelmesi ya da o değerlerin değişmesi anlamına gelmektedir.

Dünyada gelişmekte olan sisteme paralel olarak ülkemize de yansıyan ve çoğumuzun bir bozulma ve yozlaşma olarak değerlendirdiği değişim, o değişimin yöneldiği sistemi beğenmeyenler için bir bozulma olarak nitelendiriliyor. Tüm dünyada yaşanan bu değişim her ülkenin koşulları içinde bir yozlaşma olarak adlandırılıyor.

Türkiye’de estirilen değişim rüzgârlarının şiddeti arttıkça “kavramların içini boşaltma” ve “değersizleştirme”, “yükselen değer” olarak karşımıza çıkıyor. En anlamlı ve önemli değerlerimiz bile değersizleştirme çabasından payını alıyor. Çok değil 4-5 yıl öncesine kadar toplumun duyarlı olduğu konular artık gündemde yer almıyor. Bilgisayar ve iletişim teknolojileri sayesinde toplumsal konulardan uzaklaşan bireyler, kişisel meselelerine odaklanıyor.  Ülkemizin geleceği, millî çıkarlarımız, birliğimizi ve bütünlüğümüzü yakından ilgilendiren konulara artık insanlar çok ilgilendirmiyor. 

George Orwell’in “1984” adlı romanında günümüze gönderme yaparak anlattığı gibi “mutlak kontrol sistemi” ile her bireyi gözetlemek mümkün olmaya başladı. Orwell’in romanında “Büyük Birader”in yönetimindeki bir devlette, yaşam alanlarının her köşesine yerleştirilmiş kameralar ile insanların attığı her adımın, sarf ettiği her sözün resmî makamlarca nasıl izlenip, arşivlendiği anlatılmaktaydı 

Tek boyutlu toplumun ve düşüncenin oluşturulmasında en önemli araçlardan biri de kuşkusuz “dil”dir. Dil zenginleştikçe, düşünce de zenginleşir. Orwell,  eserinde bu düşünceden hareket ederek, partinin yeni bir dil yaratma çabasından söz eder. Buna göre, eski dilin kelimeleri, “iskelet haline” getirilinceye kadar kesilip biçilecekti. Amaç, Örneğin, “iyi” kelimesinin tersi olan “kötü” kelimesi kullanılmayacaktı. Bunun yerine “yok iyi” öneriliyordu. Yine, “iyi” kelimesinin derecelerini belirten kelimeler de kesilip biçiliyordu yeni dilde. Örneğin, “Mükemmel”, “mümtaz” yerine, “artı iyi”, “katmerli iyi” gibi kelimelerin kullanılması düşünülüyordu. Neticede iyilik ve kötülük kavramı gerçekte tek kelime ile elde edilecekti.

Orwel romanında, düşünce hayatını yok etmek ve ülkenin geçmişiyle ilişkisini koparmak için en başta dili tahrip etmek ve sürekli yeni kelimeler üretmek gereği üzerinde durur. Halk içeriği boşalmış kelime ve kavramlarla birbirini anlamadan konuşmaya zorlanmaktadır. Eski kavramlardan ve eski kelimelerden arındırılan yeni dilin adı “Yeni konuş”tur. 

Yeni konuşun temel ilkesi düşüncenin tüm türlerini olanaksız kılmak, düşünme sınırlarını daraltmaktır. “Sonunda düşünce suçunu olanaksızlaştıracağız, çünkü en sonunda, onu anlatacak sözcükler kalmayacak. Gerek duyulan her kavram tüm eşdeğer sözcüklerinden sıyrılarak, anlamı kemikleştirilmiş tek bir sözcükle anlatılacak... Sözcük sayısı her yıl biraz daha azalacak ve bilincin alanı her yıl biraz daha daralacak... Dil yetkinliğe ulaştığı zaman devrim tamamlanmış olacak...” Yani sonuçta bütün kavramların içi ya hiçbir şey ifade edemeyecek şekilde boşaltılmıştır veya tamamen tersi kavramlarla doldurulmuştur. Mesela “Savaş Bakanlığı”nın adı “Barış Bakanlığı”dır; rejimin işine gelmeyen gerçeklerin inkârı ve saptırılmasıyla görevli bakanlığın adı da “Doğruluk Bakanlığı”dır...
Orwell’in toplumun dilini değiştirmekteki amacı, kuşkusuz, kelime sayısının azaltılması değildi. Belki bundan daha da önemlisi, kelimeleri karşıtı ile açıklamak suretiyle, onları anlamsızlaştırmaktı.

Günümüze dönersek, artık dünyada tek boyutlu toplumu ve düşünceyi yaratma yönünde kavramların anlamları değiştiriliyor. Kavramları “değersizleştirme”, anlamlarından uzaklaştırma hatta “anlamsızlaştırma”, “içini boşaltma” ile toplumun “temel değerleri” ve “ana dili” yozlaştırılmaktadır. Bilinen kavramaların yerine, dünyada da egemen olan yepyeni bir dil doğmaktadır. Bu yeni dille birlikte siyasetin ve toplumsal sorunların algılanmasında tıpkı dünyada olduğu gibi daha genel olandan uzaklaşılmakta, eski bildik değerlerin yerini yeni değerler almaktadır. İletişim ve bilgisayar teknolojilerinin hapsettiği insan beyni kendi yerel kültüründen, tarihinden ve dilinden koparılmaktadır. Yani memleket meselelerini nasıl çözerimden, insan meselelerini nasıl çözerime doğru bir yönelim göze çarpmaktadır.

Sözünü ettiğimiz değişime paralel olarak Türkiye’de toplumsal bir değişme yaşandığı bilinmektedir. Dinamik bir toplum yapısına sahip olan ve sürekli olarak kendini yenileyen toplumumuzun, söz konusu bozulma ve yozlaşmanın önüne geçerek dilini, kültürünü, tarihini ve kimliğini koruma potansiyeline sahip olduğu düşüncesindeyiz.