Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Osmanlı hukuk düzeninden farklı olarak  yeni  bir  hukuk düzenine geçildi. Eski şer';i hukuktan yeni laik hukuka yönelen Cumhuriyet kadroları medeni bir hukuk sistemine geçmekle toplumun dünyevi ve beşeri  ihtiyaçlarına  uygunluğu  ön plana almışlardı. Bütün uygar devletlerce de kabul edilen hukukun laikleştirilmesi prensibi eski  hayat kurallarını özellikle de kadının toplum dışında bırakılması esasına dayanan uygulamayı ortadan kaldırmıştı. Bu yolda atılan en önemli  adımlardan  biri  olan  17  Şubat 1926';da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, çağın gereklerine uygun olarak kadının toplumdaki değerini tanımış, özel hayata ilişkin işlerde kadınla  erkek  arasındaki  eşitsizliği  ortadan kaldırmıştı. Boşanmanın yalnızca erkeğe tanınması, miras konusundaki eşitsizlik ve şahitlikte de iki kadın bir erkeğe denk sayılması gibi insan haklarına  aykırı  olan ve kadın haklarına gereken yeri vermeyen Şer’i hukuk sisteminden laik ve medeni hukuk sistemine geçilmesi kadınlara büyük yenilikler getiren önemli inkılaplardandı. 

Atatürk Cumhuriyet';i kurarken gerçekleştirdiği inkılap ve reformların başarısını,  büyük  ölçüde kadın haklarındaki gelişmeye bağlamıştı. Toplumların sosyal yapılarındaki temelin sağlamlığının, kadının iyi eğitilmesi ile kurulabileceğini gözlemleyen Atatürk, 1925';te Kastamonu';da yaptığı konuşmada şöyle der: “Toplumu kalkındırmak istiyorsak, izlememiz gereken daha emin ve daha etkili bir yol vardır. O da Türk kadınını çalışmalarımıza ortak etmek, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, kadının, bilimsel, toplumsal ve ekonomik hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı,  yardımcısı ve  koruyucusu  yapma  yoludur.”  Bu  konuşma   ile  kadın-erkek   eşitliği  ilkesini   açıkça ortaya koyan Atatürk, Birleşmiş Milletler’in, 20  yıl  sonra  kabul ettiği Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinin 1. ve 2 . maddesi ile yayımladığı ilkeleri, çok daha önce dile getirmişti. 

Atatürk, 1923 yılının Ocak ayında yaptığı şu konuşmasıyla kadının sosyal statüsünün bir toplumun kalkınması için ne denli önemli olduğunu dile getirmiştir. “...Bir ulus ilerlemek ve uygarlaşmak isterse, özellikle bu noktayı temel olarak benimsemek zorundadır. Kadınlarımız da bilgin olacak ve erkeklerin geçtiği bütün öğretim derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar, toplumsal hayata erkeklerle birlikte yürüyecek, birbirlerinin yardımcısı  ve  destekçisi olacaklardır ...." 

Medeni Kanun';un verdiği yasal haklarla, 1933 yılında  uygulamaya  geçilerek,  Türk  kadını yerel yönetimlerde seçme ve seçilme hakkına sahip kılındı. Türk kadını, milletvekili  seçme  ve seçilme  hakkına  5  Aralık   1934  tarihinde  Türkiye Büyük Millet  Meclisi';nde  kabul  edilerek,   11 Aralık  1934 tarihli 2877 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 2598 Sayılı Kanunla kavuştu.   

Atatürk';ün  önderliğinde  Malatya  milletvekili  İsmet  İnönü  ve  191 arkadaşının  girişimiyle Türk kadını bu hakkı, gelişmiş ya da gelişmemiş birçok ülkeden çok önce elde etti. Nitekim demokrasi ile yönetilen ve kendilerini uygar  olarak  niteleyen  bazı  milletlerin  kadınları  bile, siyasal  haklarını  Türk kadınlarından  çok sonra alabilmişlerdir.

Türk toplumunda çağdaşlaşmayı her şeyden  önce  bir  yaşam  davası,  bir  var  olma mücadelesi olarak kabul eden Atatürk, 5 Aralık 1934 tarihli  yasa  için  şunları  söyler:  “Bu  karar Türk kadınına içtimai ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını evdeki medeni mevkiini seldhiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvciffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatta, Belediye Seçimlerinde tecrübesini yapan Türk kadını, bu sefer de mebus seçme ve seçilme suretile haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu seldhiyet ve liyakatla kullanacaktır. Bu notla en mühim inkılaplardan birini anmış oluyoruz.”

1934 Anayasa değişikliğinden sonra yapılan ilk genel seçimlerde kadınlar ilk defa oy kullandı.

1934';te kadınların yasama ve yürütme organlarına seçme  ve  seçilme  haklarının kazanılmasıyla 1935';te yapılan ilk seçimlerde Meclise 18 kadın milletvekili girdi. Bu milletvekillerinin isimleri;  Mebrure  Gönenç  (Afyonkarahisar),  Hatı  (Satı)  Çırpan  (Ankara), Şükran Örs-Baştuğ (Antalya), Sabiha  Gökçül-Erbay  (Balıkesir),  Şekibe  İnsel  (Bursa),  Huriye Öniz (Diyarbakır), Dr. Fatma Memik (Edirne), Nakiye  Elgün  (Erzurunm),  Fakihe  Öymen (İstanbul), Benal Nevzat Iştar-Arıman (İzmir), Ferruh Gürgüp (Kayseri), Bahire Bediz Morova (Konya),   Mihri   Pektaş   (Malatya),   Meliha   Ulaş   (Samsun),   Esma   Nayman   (Seyhan), Sabiha Görkey (Sivas), Seniha Hızal (Trabzon), Hatice Özgener (Çankırı) 1935';teki kadın milletvekillerinin  sayısı,  o günkü  Meclis  yüzdesinin  % 4.6';sı kadardı. 

Türkiye, parlamentodaki kadın üye yüzdesi açısından 1935';de  dünya  oranlarına  göre  21. sırada iken, Kadın Eğitimi I. Uluslararası  Konseyinin  1992 verilerine  göre ise incelenen  ülkelerin  en sonunda yer almıştır. Bu veriler göstermektedir ki, 1935';te kadının siyasal yaşama katılımı açısından dünya sıralamasında önlerde yer alan Türkiye 2000';li yıllarda, özellikle de son 1  Kasım 2015 seçimlerinde bu düzeyin gerisinde kalmıştır. Kadının  siyasal  yaşama  aktif  katılımını engelleyen bazı sosyal sorunlar bulunmaktadır. Geleneksel ataerkil aile ilişkilerinin  Türkiye';nin  büyük bir kısmında varlığını sürdürüyor olması bu engellerin başında gelmektedir. Türkiye';de 18 Nisan 1999  seçimlerinde  parlamentoya  22  kadın  milletvekili  girerken,  3  Kasım  2002 seçimlerinde bu  sayı 24';e çıksa  da  550 milletvekiline  yani  Meclis yüzdesine  oranı %  4.4';dür. 

2015 seçimlerinde kadın milletvekili sayısı 76 olup, bu sayı 2011’in gerisindedir. 2011 seçimlerinde 550 sandalyeli TBMM’de 79 kadın milletvekilliği hakkı kazanmış, TBMM’deki kadın temsil oranı % 14,3’e çıkmıştı. 2015 seçimlerinde 550 sandalyeli TBMM’deki kadın temsil oranı % 13’e düştü.