Türkiye, hafta sonu sandık başına gidecek. Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçiminin yapılacağı pazar günü insanlar, cumhurbaşkanını ve milletvekillerini belirleyecek. Şimdiden kazanan cumhurbaşkanına ve milletvekillerine başarılar diliyorum.

 

Ülke yönetimi zor, meşakkatli ve ağır vebali olan bir görevdir. Ülkenin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine varıncaya kadar 81 milyonun sorumluluğunu üstlenmek gerçekten çok ağır bir vazifedir. Ülke yönetimi ve sorumluluk gibi konular kitaplara sığmayacak kadar geniş bir konudur. Ben bu makalede farklı bir meseleye değinmek istiyorum.

 

Seçim sürecine girdiğimiz günden beri insanlar arasında siyasi tartışmalara şahitlik ediyoruz. Herkesin görüşüne saygı gösteriyor, bu saygının ülke geneline yayılmasını da istiyoruz. Farklı görüşe sahip siyasi partilerimizin milletvekili adayları kendi şehirlerinde, cumhurbaşkanı adayları da il il gezerek seçmenlere hem kendilerini hem de yapacaklarını anlatıyor. Buraya kadar hiçbir sorun yok, bazen sert üsluplara şahitlik etsek de seçim çalışmalarının geçmişten bugüne bu şekilde devam ettiğini biliyoruz. Ancak şunu belirtmek isterim ki ne A partisinin lideri, ne B partisinin lideri ne de C ve D partisinin lideri, milletvekili adayları ve seçmenleri birbirinin düşmanı ya da kan davalısı değil, olamaz da. Bizim asıl düşmanlarımız bellidir ve cumhurbaşkanı da bakanlar da milletvekilleri ve toplumun diğer kesimleri de bu düşmanlarla mücadele etmek zorundadır. Nedir bu düşmanlar, başta cehalettir, hatta düşmanın en büyüklerindendir. Cehalettir ki beyazı siyah, siyahı beyaz gösterecek kadar büyük bir düşmandır. Geçmişten bugüne ne çektiysek cehalettin eseridir ve bu düşmanı yenmek için cehaletin sevmediği eğitimle sıkı fıkı olmak zorundayız. Eğitimle dost olursak cehalet karşımızda yağ gibi eriyecektir. Aksi halde cehalet bir obur gibi şiştikçe şişecek ve üzerimize yığılacaktır. Cehaleti hem fenni hem de dini ilimlerle yenecek, asrın buluşlarına önayak olacağız. Cehalete karşı eğitim ve ilim silahını iyi kullanmak zorundayız.

 

İkinci düşmanımız ihtilaftır, bu düşmana karşı tam da bu zamanda ittifak etmek zorundayız. Seçimi kim kazanırsa kazansın çıkıp rakiplerine teşekkür edecek ve seçilemeyen adayların projelerini de hayata geçirmek için mücadele verecektir. Adayların fikirlerinden istifade edecektir, işte o zaman ihtilaf gibi zehir saçan düşmanı yerle bir etmiş oluruz. Biz birbirimize sıkı sıkı bağlanmazsak bizi birbirimizden ayırmak için fırsat kollayanların kucağına düşmüş oluruz. İzzetle yaşamak varken zilletle yaşama mecbur kalırız. Bu nedenle ittifak gibi bir değere sahip çıkmak zorundayız.

 

Üçüncü düşman ise zaruret yani yoksulluk, muhtaçlık, çaresizliktir. İnsanları da devletlerine bir başkasına muhtaç eden bu düşman değil midir? Yukarıda sıraladığımız düşmanları yendiğimiz gün zaruret gibi en basit düşmanı çok rahat egale edebiliriz.

 

Karar bizim, ya birbirimizle çekişecek, birbirimize kin güdeceğiz ya da düşmanı kahrederek birlik ve beraberliğe sımsıkı sarılacağız. Düşmanlar belliyken düşmanı başka yerde aramaya gerek var mı?